Ayak ile ilgili atasözleri deyimler ve anlamları

Güncellenme: Soru/Yorum: 15
Yalın ayak yürüme
Ayağı yürüten baştır

İlgili atasözleri ve anlamları


İçinde "ayak" sözcüğü geçen atasözleri ve açıklamaları:
(* yaygın bilinen)

  • Ayak almadık taş olmaz, başa gelmedik iş olmaz (Ayak değmeyen taş olmaz, bela görmeyen baş olmaz)*: İnsan yaşadıkça türlü engeller ve güçlüklerle karşılaşabilir.
  • Ayak başa bağlıdır: "Topluluk hareket etmek için bir lidere muhtaçtır" anlamına gelen bir atasözü.
  • Ayak gitmese el getirmez:
    1. Çalışıp kazanmaya razı olmayanın geçimini başkaları sağlamaz.
    2. Bir işin gerçekleştirilmesi veya bir hedefe ulaşılması için kişinin harekete geçmesi ve çaba göstermesi gerekir.
  • Ayağı yürüten baştır*: Çalışanların verimli olmasını sağlayan baştaki yöneticidir. Halkın düzen içinde çalışmasını baştakiler sağlar.
  • Ayağımı yerden kessin de isterse eşek olsun: Bazı insanlar sorunlarını çözmek için en basit yolları seçerler.
  • Ayağın sığmayacağı yere baş sokulmaz: Bir işi yaparken kullandığımız araç işimizi görmüyorsa, ondan daha kalitesiz bir aracı denemek fayda etmez.
  • Ayağına bakma başına bak, yüzüne bakma işine bak: Bir insanı değerlendirmek için dış görünüşü ölçü alınmamalı, düşüncelerine ve yaptığı işlere bakılmalı.
  • Ayağında donu yok, fesleğen ister (takar) başına*: Yoksulluğuna bakmayarak gösteriş yapmak ister, takıp takıştırır.
  • Ayağını sıcak, başını serin; gönlünü ferah tut, düşünme derin*: Hastalanıp yıpranmamak için ayağını sıcak, başını serin, gönlünü rahat tut.
  • Ayağını yorganına göre uzat (Yorganına göre ayağını, kesene göre elini uzat)*: (atasözünün anlamı) İnsan giderini gelirine uydurmalı, gelirinden çok harcama yapmaya kalkmamalıdır.
  • Ayağını zamana uydur, kalburunu samana: Gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduramayanlar her şeyde en geride kalırlar.
  • Ayağının bastığı yerde ot bitmez*: Uğradığı yeri yakar, yıkar, kötü duruma sokar, bereketsizlik, uğursuzluk getirir.
  • Adı ata bindi, ayağı yerde gezer:
    1. Bir kişi veya nesnenin dışarıdan etkileyici görünebileceğini, ancak içerik veya yetkinlik açısından yetersiz olabileceğini ifade eder.
    2. Birinin unvanının bir konum veya pozisyonla uyumlu olmadığını veya o konumun gerektirdiği vasıflara sahip olmadığını anlatır.
  • Akılsız başın cezasını (zahmetini) ayaklar çeker*: Düşüncesizlik ya da önlemsizlik yüzünden gereksiz yere gidip gelme zahmetine katlanılır.
  • Aslan kükrerse atın ayağı kösteklenir*: Güçlü kimsenin korkutucu sözleri, güçsüzü kıpırdayamayacak duruma getirir.
  • Ata (Eşeğe) binmeden ayaklarını sallama: İnsan bir şeye sahip olmadan o şey kendisinin gibi davranmamalı.
  • Atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz*: İnsanlar büyüklerin yanında hadlerini bilmelidir.
  • Ay ayakta çoban yatakta, ay yatakta çoban ayakta*:
    1. Çobanlık yapan kimselerin akşam erkenden yatıp, sabah da erkenden kalkmaları gerekir.
    2. Genel düzene yardımcı olan araçlar varsa yönetici rahat eder yoksa çok uyanık olması gerekir.
  • Ayıyı (maymunu) fırına (ateşe) atmışlar, yavrusunu ayağının altına almış*: Duygusuz insanlar, kendilerini kurtarmak için gerekiyorsa çocuklarını bile tehlikeye atmaktan çekinmezler.
  • Ayyar tilki art ayağından tutulur*: İşini hile ile yürüten kimse sonunda yakayı ele verir (ayyar: dolandırıcı).
  • Baş büyük devlet, ayak büyük mihnet (Başı büyük devletli, ayağı büyük mihnetli): Güçlü veya etkili konumun avantajlarının çok iken zayıf ve alt konumun sıkıntı ve dezavantajlarının çok olacağını ifade eder.
  • Baş gidince ayak payidar olmaz: Yöneticisi ve idarecisi olmayan bir toplum uzun ömürlü olmaz.
  • Baş nereye giderse, ayak da oraya gider*: (atasözünün anlamı) Küçükler büyüklerin izinde gider, her yaptıkları şeyde onları örnek alırlar.
  • "Baş üstüne" deme, ayak altına al da işimi gör: Bana göstereceğin yapmacık saygı değil, işimi iyi yapman gerek.
  • Başa gelmedi ki ayak uslansın: İnsan bir işe kalkışırken başına bir kaza gelirse, o işin ne kadar sakıncalı olduğunu daha iyi öğrenir.
  • Başı baş eden ayak, ayağı baş eden dayak: Bir yöneticiyi etkili kılan şey, altındaki ekiptir. Alt kademedeki liderlerin disiplini ve başarısı, yöneticinin performansını etkiler. Bu nedenle, bir kişinin yönetici olabilmesi için önce alt kademedeki liderlik deneyimi ve disiplini kazanması gerekir (?).
  • Başı ile giden gelmez, ayağı ile giden gelir:
    1. Bir konuda mantıklı karar veren, kararlı olur.
    2. Ölen bir daha geri gelmez ama giden geri gelebilir.
  • Başın sıkıntısını ayak çeker: "İnsanın başına ne gelirse akılsızlığından gelir" anlamına gelen bir atasözü.
  • Baykuşun kısmeti ayağına gelir*: Allah hiçbir canlıyı aç bırakmaz, kımıldamadan duran baykuşun rızkını bile önüne koyar.
  • Bir ayak gelene, iki ayak giderim: Bize karşı iyi niyetli davranan kimselere biz de aynı şekilde karşılık vermeliyiz.
  • Bir sürçen atın ayağı kesilmez: Şimdiye kadar sizi memnun etmiş olan kişi bir kez yanlış iş yaptığında kendisine hemen ağır ceza verilmemelidir.
  • Boş çuval ayakta (dik) durmaz*:
    1. Karnı doymayan kimse çalışamaz.
    2. Bilgisiz ve yeteneksiz bir kişi, kendisine verilen görevlerde tutunamaz.
  • Boş duranın ayağına şeytan takılır: İşsiz, güçsüz yaşamayı seven kimselerin aklını çok kolay çelerler.
  • Çok gezen tavuk ayağında pislik getirir*: Gezip dolaştığı yerlerde kötü şeyler de bulunan kimse, kötü alışkanlıklar ve zararlı bilgiler elde ederek yerine döner.
  • Delinin başı ucunda yatmaktan, akıllının ayağı ucunda yatmak hayırlıdır: Akılsız kişilerle iş yapmaktansa akıllı kişilere hizmet etmek daha yararlıdır.
  • Deve devenin ayağını çiğnemez: Aralarında dostluk olan, birbirlerini seven ve sayan kişiler birbirlerine kötülük düşünmezler.
  • Devekuşu gibi yüke gelince kanadını, uçmaya gelince ayağını gösterir (Devekuşuna "Yük götür" demişler, "Ben kuşum" demiş, "Uç" demişler "Deve uçar mı?" demiş): Tembel kişiye bir iş buyurursan, o işten kaçmak için bir sürü bahane uydurur.
  • Devenin ayağı altında karınca ezilmez: Zengin, güçlü yüksek mevki sahibi kimselerin koruması altındaki kişilere zarar vermeye kalkışan olmaz.
  • Devlet adama ayağıyla gelmez*: Zenginlik ve talih kişiyi kendiliğinden gelip bulmaz, çalışıp çabalamakla elde edilir (devlet: iyi talih, iyi baht, mutluluk).
  • Doğru söyleyenin bir ayağı üzengide gerek*: Doğru sözlü olan kişi sevilmeyen, istenmeyen kişi olacağı için bulunduğu yerden ayrılmaya hazır olmalıdır (üzengi: ata binildiğinde ayağın basıldığı yer).
  • Dost başa bakar, düşman ayağa*:
    1. Dost, yükselmesini görmek istediği başımıza, düşman ise kaymasını beklediği ayağımıza bakar.
    2. Temiz giyinip kuşanmanın gerekliliğini anlatır.
  • Dur ayağıma yer edeyim, bak sana neler edeyim: "Kendi güvencemi sağladıktan sonra sana yapacağımı bilirim" anlamında söylenen bir söz.
  • Eğilmeyen başın ayağı öpülür: Haksızlıklara ve zulümlere boyun eğmeyen dürüst, mert kimselere saygı göstermek gerekir.
  • El emeğine ayak direnmez: İyi bir iş, titizlikle ve özveriyle yapıldığında, başkaları tarafından takdir edilir ve saygı görür.
  • El uzatılan yere ayak uzatılmaz: Bizimle dost olan kimselere her zaman saygılı davranmalıyız.
  • Eli ağır eskiciden, ayağı çabuk dilenci yeğdir: Bir insan yaptığı işte ne kadar uzman ve başarılı olursa olsun eğer zamanında gerçekleştirmezse bu başarının hiçbir anlamı olmaz.
  • Elinle ver, ayağınla ara*: Ödünç aldığı şeyi geri vermeyi savsaklayanlara yakınma olarak söylenir.
  • Gece gezenin ayağına pislik bulaşır: Pek çok kötü olay gece gerçekleşir. Gece gezenler bu kötü olaylarla karşılaşabilirler.
  • Gezen ayağa taş değer*: Çok gezen kimse, kendisine zarar getirebilir.
  • Gönül gitmeyen yere ayak gitmez: Bir işte başarılı olmak için önce istekli olmak gerekir.
  • Gözü tanede olan kuşun ayağı tuzaktan kurtulmaz*: Hep çıkar peşinde koşan kişi tehlikeden uzak kalamaz.
  • İnek ayağı buzağıyı öldürmez: İnsan ve hiçbir canlı kendi yavrusuna zarar veremez ve kıyamaz.
  • İnsan ayaktan at tırnaktan kapar*: Birçok hastalık insana ayağını üşütmesi, ata da tırnağı yoluyla gelir.
  • İşin gelişi ayak alışından belli: Herkes yeteneklerine uygun işler yapmalıdır. Böyle yapılırsa başarıya ulaşılır.
  • İt itin ayağını ısırmaz (ayağına basmaz)*: Başkasına kötülük etmek konusunda aynı şeyi düşünenler birbirlerini incitmezler.
  • İyi olacak hastanın, hekim ayağına gelir*: Kötü bir durum iyiliğe dönecekse bunu yapacak kimse işin üstüne gelir.
  • Kedi gibi nereden atsan dört ayak üstüne düşer: Kurnaz kişi yaptığı işten mutlaka elde edilebilecek en iyi sonucu elde eder.
  • Kişi her bilmediğini ayağının altına alsa başı göğe erer: İnsan her ne kadar çok şey biliyorum dese de bilmediği ve öğreneceği pek çok şey vardır. Onun için kimse bilgisi ile gururlanmamalıdır.
  • Lokman hekim "Uzun ömür isteyen başı serin, kalbi ferah, ayağı sıcak tutmalı" demiş: Üzüntüden sıkıntıdan uzak duran, soğuk ve sıcak havalardan vücudunu iyi koruyan kimseler kolay kolay hastalanmaz ve uzun ömürlü olurlar.
  • Merdiven ayak ayak (basamak basamak) çıkılır*: En yüksek mevkiye yavaş yavaş yükselerek çıkılır.
  • Merkebe "cilve et" demişler, art ayağıyla kulağını kaşımış: Aptal insanların anlama kabiliyetleri de sınırlı olduğu için söylenenleri yanlış anlarlar ve gülünç duruma düşerler.
  • Misafirin ayağı uğurludur: "Misafir, gittiği yerin kısmetini artırır" anlamında söylenen bir atasözü.
  • Öküz ayağı olacağına buzağı başı olmak yeğdir: Yetkili bir konumda olmak daima başkalarına tabi olmaktan daha çekicidir.
  • Sanatına güvenenin para ayağına gelir: Yaratıcı, becerikli kimse işsiz kalmaz. Ona ihtiyaç duyanlar kendisini bulurlar.
  • Seyrek git sen (sıkça varma) dostuna, kalksın ayak üstüne*: Kişi dostuna sık sık giderse seyrek gittiğinde gördüğü konukseverliği görmez.
  • Terziye "Dinlen" demişler, ayağa kalkmış*: Bazı insanların dinlenmek, rahat etmek için yaptığı davranışlar, başkalarına yorucu ve sıkıcı gelebilir.
  • Ulu kuşun nasibi ayağına gelir: "Açgözlü olmayan insan hedefe kolay varır" anlamında kullanılan bir atasözü.
  • Yalın ayak gezenin kundurası hiç çürümez: Kişinin ihtiyaçlarını minimumda tutması ve sade bir yaşam tarzını benimsemesi durumunda, daha az sorun ve zorlukla karşılaşacağını ima eder (?).
  • Yemeğin başı "Bismillah" ayağı "Elhamdülillah": İnsan yemeğini besmelesiz yer şükürsüz kalkarsa yemekten umduğu faydayı göremez, işleri de rast gitmez.
  • Yılanın huyu iyi olsaydı ayakları olurdu: Görgü kurallarını bilen ve uygulayan kişiler toplumda sevgi ve saygı görürler.
  • Zeyrek kuş iki ayağından tutulur*: İşini hile ile yürüten kimse sonunda yakayı ele verir.


İlgili deyimler ve anlamları


İçinde "ayak" kelimesi geçen deyimler, açıklamaları ve örnek cümleler:

  • Ayak açmak (vermek): Aşıklar arasındaki tartışmalarda veya sıralı söyleyişlerde söze başlamak amacıyla kelime, kelimeler takımı, dize, beyit ile konuyu belirtmek: Kadirlili Aşık Abdulvahap da "Ben bu aşıkla atışacağım" demesi üzerine sahneye çıkıp "haydi aşık bir ayak aç da seninle atışalım dedi" dedi. (C. Çınkır)
  • Ayak almak: (müzik, halk dilinde) Ayak, çalınan çalgıya veya müziğin temposuna uymak: Ayağı alan kalkar oynar. Hele damat, hiç oturtulmaz her oyuna kalkan arkadaşı çeker karşısına. Öyle ya kolay mı damat olmak? (S. Meral)
  • Ayak atmak:
    1. İlk kez gitmek: İşte en sonunda düşlerine giren yere ayak atmıştı (H. İ. Dinamo). Onun evine ayak atmış değilim. (A. Püsküllüoğlu)
    2. Ayak yapmak.
  • (Bir yere) Ayak atmamak: Bir yere hiç uğramamak: O günden sonra meyhaneye hiç ayak atmadı.
  • Ayak bağı olmak: Bir kimsenin işine ve davranışlarına engel olmak: Canım işlerimi karıştırıyor, ayak bağı oluyor. (S. Temimhan)
  • Ayak bağını çözmek: Boşanmak.
  • Ayak basmak:
    1. Bir yere varmak, ulaşmak: Gün batarken Hüzünkâr ayak bastı adaya ... İlk adımla beraber adanın sihri sardı (S. Büyük). Hiç tanımadığı bir diyara ayak bastı, bu alem ona öylesine yabancı, alışılmamış geliyordu ki..
    2. Girmek, gelmek, uğramak: İçeri girdiğinde kendi evine ayak basmış gibi memnun gözüküyordu (C. Aktaş). Koca evine ayak basan geline bal şerbeti içirilir.
    3. (Bir yere veya mesleğe) Girmek, bağlanmak: İyi ile kötüyü ayırt edici bir olgunluk çağına ayak basmış bulunduğunu söyledikten sonra işi asıl meseleye getirdi. (N. F. Kısakürek)
  • Ayak basılmamış: Üzerinde insan yürümemiş, insan ayağı değmemiş, girmemiş (yer): Henüz ayak basılmamış bir orman, henüz dalından koparılmış olgun meyve, hiç mikrobu olmayan bir damla su... Hasretim bunlara, hasret... (C. S. Tarancı)
  • Ayak basmamak: Bir yere hiç uğramamak: Kızımız şimdiye kadar mutfağa ayak basmadı. Yemek pişirmeyi asla bilmiyor... (N. Safavi)
  • Ayak çekmek:
    1. Kandırmaya çalışmak, avutmak.
    2. Bir yere gitmemek: Dükkânımdan bir bir ayak çeken müşterilerimi acaba darılttım mı diye düşünüyorum. (K. Ateş)
  • Ayak diremek (diretmek): Direnmek, ısrar etmek, inat edip karşı gelmek: Gitmemek için ayak diriyordu (H. Mutlu). Kadın, köyünden çıkmamak için ayak diretiyordu. (M. Baydar)
  • Ayak mühürlemek: (tasavvuf) (Mevlevi şeyhinin katına giren derviş) Sağ ayağının başparmağını sol ayağının başparmağı üzerine koyup vücuduna da özel bir biçim vererek saygıyla durmak: Ayak mühürleme duruşuyla temsil edilen İmam Hüseyin gibi yol uğruna canını vermeye hazır olma Dâr-ı Hüseyin şeklinde ifade edilir.
  • Ayak oyununa gelmek: Kandırılmak: Köyde Memed Ağanın ayak oyununa gelip tarlayı kaptırdığımızdan adımız Çopur Salih'likten Cibir Salih'liğe düştü. (M. Z. Niksarlı)
  • Ayak sürtmek: Başıboş gayesiz dolaşmak, gezmek: Akşama kadar ayak sürttüğü halde hâlâ yorulmamıştı. (H. F. Gözler)
  • Ayak sürümek:
    1. Üstüne aldığı bir işten kaçınma çareleri aramak veya verilen bir işi ağırdan almak: Vaatlerini dahi yerine getirmekte ayak sürüyordu (S. Candasayar). Emir ayak sürüyor, yerine getirilmesi zor şartlar öne sürüyordu. (A. Boz)
    2. Gönderilen yere isteği ile gitmemek: Avrupa yolunda da ayak sürüyor; koşar adım Avrupa'ya ilerler bir hali yok.
  • Ayak tutmak:
    1. Mâni yarışmalarında karşısındakine uyması gereken uyağı vermek: Kırk yıldır sazına ses veren iki usta aşık aşıklık geleneğince halleşip, ayak tutup, atışıp, bizlere aşığa, aşıklık geleneğine yaraşır bir gece geçirttiler. (M. Yardımcı)
    2. Öncülük etmek
    3. Söz açmak: Hazırlandığı kolayca anlaşılan konusundan ayak tutarak, hazırlıksız olan Veysel'i zor duruma düşürdü. (A. Ataman)
    4. İleride söylenecek bir söze önceden zemin hazırlamak.
  • Ayak uydurmak:
    1. Bir gidişe, bir davranışa uymak: Okuyorum. Çalışıyorum. Çağın gereklerine ayak uydurmak için elimden geleni yapıyorum. (A. Ekşi)
    2. Adımını başkalarınınkilere uydurmak: Sıçrayıp adımını değiştirerek görevliye ayak uydurdu. Şimdi ikisi birlikte uygun adımla gitmekteydiler. (A. Nesin)
    3. Ayak açmak.
  • Ayak üstünde olmak:
    1. Dinç olmak, canlı olmak: "Enişte, delikanlıları gölgede bırakacak kadar çalıştı; hâlâ ayak üstünde." (S. M. Alus)
    2. İş görür durumda olmak.
  • Ayak vermek: Aşık atışmalarında dinleyicilerden biri uyak belirtmek: Çay geldi içtiler. Çay devam ederken oradakiler bir ayak verdi. Üç aşık saz ve sözle atıştılar. (M. Adıbeş)
  • Ayak yapmak: Birini aldatmak, kandırmak için dalavere çevirmek: O arada benim ayakçım da mevzuya ortak çıkıyor ve bilezikleri ucuzdan o almak istiyormuş gibi ayak yapıyor. Telaşlanıyor adam, fahiş kazanç imkanı kaybolacak diye. Hemen 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, ben de kayboluyorum ortalıktan... (R. F. Güzel)
  • Ayakaltına almak: Hakir görmek, gözden çıkarmak: Köyün namusunu ayak altına aldı, diye sopalarla üzerine yürüdüler zavallının. (A. Miskioğlu)
  • Ayakaltında bırakmak: Ezilmesine, yok olmasına göz yummak, korumamak: Topkapısı kesiminde öyle bir vuruşma oldu ki, küçük bir sahaya iki taraftan yığılan kuvvetler, yaralanmış Bizans İmparatorunu ayak altında bıraktı. (N. F. Aslan)
  • Ayakaltında dolaşmak: Bir işe yaramadan birinin işine engel olacak biçimde ortalıkta dolaşmak: Öyleyse ayak altında dolaşma, işime mani olma... Yani okuluna git! (E. Bektaş)
  • Ayaklar altına almak: Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak: Şerefini, namusunu ayaklar altına aldı.
  • Ayaklar baş, başlar ayak olmak: Değersiz kimseler başa geçerken, değerlilerse gerilerde, arka planda kalmak: Ayaklar baş, başlar ayak oldu, liyakat sahipleri cüzzamlı muamelesi gördü, satılık ruhlar baş tacı edildi. (M. Şengöz)
  • Ayakları geri geri gitmek: Bir yere gönülsüz, istemeye istemeye gitmek: Aslında ayakları geri geri gidiyordu. Kardeşi de olsa, borç istemek ona çok ağır geliyordu. (S. S. Pınar)
  • Ayakları üstünde durmak: Başkasının yardımına ihtiyaç duymadan güçlü bir biçimde sorunları çözebilecek durumda olmak: Çevremizdeki kadınların çoğu kendi ayakları üstünde durabiliyor. Yani maddi açıdan başkasına muhtaç değiller. (C. Subaşı)
  • Ayakları yere değmemek: Çok sevinmek: Namaz çıkışı Türkmenlerin sevinçten ayakları yere değmiyordu. Artık başlarına onları kardan, yağmurdan, düşmandan koruyacak bir çatı kurulmuştu. Allah'a şükrediyorlardı. (G. Maraş)
  • Ayaklarını yerden kesmek:
    1. Bir taşıta binerek yürümekten kurtulmak: Dört tekerim de olmadı bugüne kadar, / Ayaklarımı yerden kesecek (R. Ilgaz)
    2. (mecazi) Çok mutlu olmak: Benim seni sevmem, âşık olmamın yanında senin sevginin beni alıp götürdüğünü, ayaklarımı yerden kestiğini gördüm. (H. Drama)
    3. (Güreşte) Rakibinin beline sarılarak havaya kaldırmak: Kündeye el attı ve yüklendiği gibi rakibini kaldırıp ayaklarını yerden kesti. Bilahare bir daha zorladı ve çevirip sırtını yere vurdu. (F. Türkoğlu)
  • Ayakta durmak:
    1. Oturmamak, dikilmek: Kapının eşiğinde ayakta duruyordu, gülümseyerek... (S. Gümüş)
    2. (mecazi) Yıkılmamak, devam etmek: Ona karşı hâlâ dimdik ayakta duruyordu... "Bu ne müthiş bir direnme!" diye düşündüm. (M. Şahin)
  • Ayakta kalmak:
    1. Oturacak yer bulamamak: Yer olmadığı için yaşlı kadın ayakta kaldı. "Teyze buyurun buraya oturunuz," dedim ve yerimi verdim. (F. Kadri)
    2. Yıkılmamak, çökmemek, yaşamını sürdürmek: Bu yapı iki yüz yıldan beri ayakta kalmıştır.
  • Ayakta tutmak:
    1. Bir kimseyi oturtmak gerekirken oturtmamak, yer göstermemek: Rıza Paşa, odada hepsini ayakta tuttu. (S. Nizam)
    2. Birinin kötü bir duruma düşmesini engellemek, yaşamasına yardımcı olmak: Ailemin bana destek olması beni ayakta tuttu. (A. Ilıcalı)
    3. Bir şeyin sürekliliğini sağlamak: İhanet eden cezalandırılacağını bilmeliydi. Bu, sistemi ayakta tutuyordu. (M. Yüksel)
  • Ayakta uyumak:
    1. Aşırı dalgın, şaşkın olmak, olan bitenin farkına varamamak: Dünyadan haberin yok ayol! Ayakta uyuyorsun sen. Hiç duymadın ha!? (H. Öğüt)
    2. Aşırı yorgun olmak: Şimdi Zehra'yı yatağına götürüyorum, öyle yorulmuş ki ayakta uyuyor. (Y. Kemal)
  • Ayağa dikmek: Kaldırmak, ayakta duracak (dik) vaziyete getirmek: Mahmut'un yakasından tuttu ayağa dikti. Mahmut bir korkuyla silkindi, kendine geldi. (L. Tekin)
  • Ayağa düşmek: İşe olur olmaz kimseler karışmak, basitleşmek: Siyasi parti kurmak öyle ayağa düştü ki der ve ekler... (Y. Kamacıoğlu)
  • Ayağa fırlamak: Hızla ayağa kalkmak: "Bismillah, ya Allah!" diyerek ayağa fırladı. Ağacın arkasından meydana çıkıvermişti. (A. E. Kavaklı)
  • Ayağa kaldırmak: Bir topluluğu veya birini telaşa düşürmek, isyan ettirmek: Ermenilerin o gün asker, polis ve halk üzerine bomba ve kurşun yağdırmaları Müslüman halkı ayağa kaldırdı. (H. Bal)
  • Ayağa kalkmak:
    1. Oturduğu yerden kalkmak: Ayağa kalktı ve ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı. (Ü. İnce)
    2. (mecazi) Telaşlanmak, telaşa kapılmak, heyecanlanmak: Annelerimiz dar yetişti. İki ev halkı ayağa kalktı başımıza toplandı. (S. Kocagöz)
    3. Ayaklanmak: Memleketin canı yandı. Halk ayağa kalktı. (A. Şenol)
    4. (Hasta için) İyileşmek: İyileşiyor beyim. Birkaç güne ayağa kalkar. (O. Pekgöz)
  • (Bir yere) Ayağı alışmak: Bir yere sürekli gitmeye başlamak, dadanmak: Çevredeki Fransız'ların da ayağı alışmış ve hemen lokantanın müdavimi olmuşlardı. (G. Bekdemir)
  • Ayağı dolaşmak:
    1. Yürürken telaştan ayakları birbirine takılmak: Adamın ayağı dolaştı, kösteklendi. (H. Şahin)
    2. (mecazi) Şaşırıp yanlış bir davranışta bulunmak: Allah razı olmadı, ayağı dolaştı işte. (A. Püsküllüoğlu)
  • (Bir yere) Ayağı düşmek: Yolu o yerden geçtiği için oraya uğramış bulunmak: Eskiden bir ay burada kalmıştı. Yine ayağı düşmüş İstanbul'a. (İ. Yalçın)
  • Ayağı düze basmak: Güçlükleri yenerek ilerisinden korkmayacak bir duruma girmek: Bu son borcu da ödedik mi ayağımız düze bastı demektir. (N. Muallimoğlu)
  • Ayağı gitmemek:
    1. Gitmek istememek: Musa'nın ayağı gitmiyordu, ama bir şey diyemedi. Ağır kederli adımlarla harmana doğru yürürken... (E. Ocak)
    2. Oynarken çalınan oyun havasının ritmine uygun hareket edememek.
  • Ayağı kaymak (sürçmek): Doğru yoldan ayrılmak, kötü yola sapmak: Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; "Ayağı kayan bir Müslüman'ı tutup kaldıranı Allah da kıyamet günü kaldırır." (İmam-ı Gazali)
  • Ayağı (ayakları) suya ermek: Bir gerçeği ya da bir işin önemini çok sonra anlayıp aklı başına gelmek: Hüseyin'in o anda ayağı suya erdi. "Ben de duymuştum bir şeyler. Ama, inanmamıştım!" diye dişlerini gıcırdattı. (G. Dayıoğlu)
  • Ayağı yanmış it gibi: (argo) Yerinde duramayan, oradan oraya koşan kimseler için kullanılır: İş bulmak için günlerce ayağı yanmış it gibi daire daire dolaşmıştı. (H. F. Gözler)
  • Ayağı yere basmamak: Sevinçten uçuyormuş gibi olmak, çok sevinmek: O gönüller süsleyen güzeli gördükçe, Malik'in sevinçten ayağı yere basmıyordu. (Beşinci Taht)
  • Ayağına bağ olmak: Birinin bulunduğu yerden ayrılmasına veya yaptığı işi sürdürmesine engel olmak: Ayağına bağ olacak ne çoluğun var, ne çocuğun. Yek at, yek mızraksın. Hiç durma burada ve buradan bir şey umma... (Ubeydullah Efendi)
  • Ayağına bağ vurmak: Karşısına engel çıkartmak.
  • Ayağına çağırmak: Yanına gelmesini istemek: "Hiç ötekilere benzemiyor; beni ayağına çağırdı; hepsi benim eteğimi öperdi bu bana elini öptürdü..." (K. Yetiş)
  • Ayağına çelme takmak:
    1. Biri yürürken ayakları arasına ayak uzatıp düşürmek veya tökezlemesine neden olmak: Bir yandan da ayağına çelme takmış. Onu gaflete getirip iki omzunun üstüne yere düşürmüş. (R. Fatih)
    2. Birinin başarısına veya işinde yükselmesine engel olmak: Karşısına bir gün, ayağına çelme takacak olan bir başkası çıkıp sâhip olduklarını ele geçirmeyecek midir? (S. Ayverdi)
  • Ayağına dolanmak (dolaşmak):
    1. Biri iş yapan birisine engel olmak: Kadına bağlanmak devrimcinin ayağına mı dolanıyordu ne. (V. Türkali)
    2. Başkasına yapmak istediği kötülük kendi başına gelmek: Haydi bakalım, oyunu ayağına dolandı işte! (E. Atasü). Bir gün insanın ayağına dolanıyor, kestiği ahkâmlar. (Y. Güler)
  • Ayağına düşmek: Çok yalvarmak, aman diler duruma gelmek: Hemen el pençe durup özür diledi ve hünkarın eline ayağına düştü... (M. Sertoğlu) Hemen "Estağfurullah" deyip, tövbe ederek, pişmanlık gözyaşları içinde şeyhin ayağına düştü. Bu işi yaptığını itiraf etti. (C. M. Hulvi)
  • Ayağına geçirmek: Pantolon, şalvar, don gibi giysileri aceleyle giymek: Sonra kispeti ayağına geçirip güreşmeye koyuldu. (E. Sarı)
  • Ayağına (kadar) gelmek:
    1. Alçak gönüllülük göstererek birinin yanına gelmek: Gururunu bir tarafa bırakıp onun ayağına kadar gelmişti. (F. Yıldırım)
    2. Beklenmeyen bir nimeti emek çekmeden elde etmek, konmak: Kısmeti ayağına gelen dayımın, bunu tepecek hali yoktu. (T. Akansu)
  • Ayağına getirmek: Sıra ve saygı gözetmeksizin birinin yanına gelmesini sağlamak: Generalin yanına gitmek şöyle dursun, onu kendi ayağına getirmişti. (Y. Akbıyık)
  • Ayağına (kadar) gitmek: Alçak gönüllülük ederek ya da saygı göstererek birinin yanına gitmek: Her Bosna valisi bu "ihtiyar kurdun" ayağına kadar gitti, onun düşünce ve fikirlerini alarak göreve başladı. (Z. Gölen)
  • Ayağına ip takmak: Bir kimseyi çekiştirmek, gıyabında konuşmak: Onun bunun ayağına ip takmak için bize para veren siz değil misiniz? (H. R. Gürpınar)
  • Ayağına (ayaklarına) kapanmak:
    1. Alçalırcasına yalvarıp yakarmak: Birden hatırlayınca irkilip, ihtiyarın ayaklarına kapandı ve "Ocağına düştüm Şeyhim, ne olur elimden tut. Şimdiye kadar işlediğim günahlar yüzünden cehennemde yanmak istemiyorum. Tövbeler olsun, bundan sonra doğru yoldan ayrılmayacağım..." (R. Tekin)
    2. Bağışlanmak için yalvarmak: Hemen Beyrek'in ayağına kapandı. Pişmanlığını göstermek için kılıcının altından geçince, onu affetti Beyrek. (Dede Korkut - O. Koca)
  • Ayağına (ayaklarına) kara su (sular) inmek: (deyiminin anlamı) Uzun süre ayakta kalarak veya yürüyerek yorulmak: "Pazarlarda dolaşıp da aldım bu malları, ayaklarıma kara sular indi, adım atacak mecalim kalmadı." (C. Aktaş)
  • Ayağına kira istemek:
    1. Gelmeye nazlanmak: Artık gelmez oldun bize, ayaklarına kira mı istiyorsun?
    2. Gitmemek veya gitmeye üşenmek: Haydi yürü, gidelim, ayağına kira mı istiyorsun? (A. Püsküllüoğlu)
  • (Birinin) Ayağına pabuç olamamak: Değerce birinden çok aşağıda olmak: Bayram'ın ayağına pabuç bile olamaz o Deli Haceli! Meymenetsiz herif!.. (F. Baykurt). Senin bahsettiğin adam, onun ayağına pabuç bile olamaz. (N. Muallimoğlu)
  • Ayağına sağlık: "Gelmen çok memnun etti" anlamında, genellikle gelene giderken söylenen bir söz: Güle güle Osman'ım. Ayağına sağlık. Elbet bir haber ulaştırırsın bana.. (A. Sayar)
  • Ayağına sıcak su mu dökelim soğuk mu?: Uzun süre uğramadığı bir yere günün birinde çıkagelen kimseye yarı başa kakma, yarı sevinçle söylenen söz: Oh oh maşallah! Kimleri görüyorum. Ayağına sıcak su mu dökelim, soğuk su mu? Vallahi bilemiyorum! (H. F. Gözler)
  • Ayağına sıkmak: Ayağına ateş ederek tehdit amacıyla gözdağı vermek: Korkutmak isteyip tabancasını çekip ayağına sıkmış. (B. Kara)
  • Ayağına üşenmemek: Herhangi bir hizmete tembellik etmeden koşmak, hareketli, hamarat olmak: Annem beni yalnız bırakmadı. Ayağına üşenmez ta Kızılay'dan kalkar, o ağrıyan ayaklarıyla Sincan'a gelirdi. (Hece)
  • Ayağını alamamak:
    1. Ağrı ya da uyuşma dolayısıyla ayağını oynatamamak.
    2. Dadanılan bir yerden ya da alışılan işten vazgeçememek.
  • Ayağını bağlamak: Engel olmak: Hemen hazırlıklara başlamak istiyordu ama parasızlık elini ayağını bağlıyordu. (S. Bulut)
  • (Bir yerden) Ayağını çekmek: Artık uğramaz olmak: Şazimend hanım yazıhaneden ayağını çekmişti. (E. E. Talu)
  • Ayağını çıkarmak: Ayakkabısını çıkarmak: Kapının önünde ayağını çıkardı ve selam verip içeri girdi. Bütün aşiret oradaydı. (S. Dündar)
  • Ayağını denk almak:
    1. Başkalarının kendisine yapma ihtimali bulunan kötülüklere karşı uyanık davranmak: Ayağını denk al yoksa ayağını kaydırırlar... (H. Gökhan)
    2. Dikkat etmek: Bana bak, ayağını denk al! Yakalanayım deme!..
    3. "Haddini bil!" anlamında da kullanılır: Bana tehdit sökmez, ayağını denk al!
  • Ayağını denk basmak: Dikkatli ve uyanık davranmak: Ayağını denk bas! Hayaletle uğraşa uğraşa sen de hayalet olup çıkarsın!
  • Ayağını giymek: Ayakkabısını giymek: Sütten bir tas içer. Ayağını giyip yola düşer. (P. Metin)
  • Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bularak birini işinden etmek: Hataları yüzünden şeytan onların ayağını kaydırmak istedi. Yine de Allah, onları affetti. Allah, çok bağışlayıcı ve çok şefkatlidir. (Âl-i İmrân Suresinden)
  • Ayağını kesmek:
    1. Bir yere gitmez olmak: Bahar, zamanla eğlence yerlerinden tamamen ayağını kesmişti. (A. E. Kavaklı)
    2. Başkasını bir yere artık uğramaz duruma getirmek: Herifin müşterisinin de ayağını kesmişti. (K. Koçer)
  • Ayağını kırarım!: Bir yere gidilmemesi gerektiğini bildiren tehdit sözü: "Karı bir daha o eve adım attığını duyayım, şart olsun ayağını kırarım. Bak ağzımdan büyük laf çıktı..." (A. Nesin)
  • Ayağını (ayaklarını) öpeyim: (halk dilinde) "Yalvarırım" anlamında söylenen bir söz: Şey polis Efendi.. Ayağını öpeyim, kulun kölen olayım.. Beni mahkemeye götürme.. Bir daha yapmam... Tövbeler tövbesi.. (E. Behzad)
  • Ayağını sürümek:
    1. Bir işi ağırdan almak: Böyle ayağını sürümek olmaz, vakit geçiyor, işine geç kalacaksın. (A. Püsküllüoğlu)
    2. Bir yerden uzaklaştırılmak üzere bulunmak: Bugün yarın yola çıkacak, ayağını sürüyor.
    3. İnanışa göre bir kimse, geldikten sonra arkasından başkalarının da gelmesine yol açmak: Ayağını mı sürüdün ne, senden sonra gelen gidenin haddi hesabı yok.
    4. Ölmek üzere olmak: Köyün gençleri, "Yaşlı adam ayağını sürüyor, çok yaşlı ve hastalıklı, artık onu kaybedeceğiz." demişler. (E. İçöz)
  • Ayağını taştan esirgememek: Yılmamak, zor işlere girişmek: Köylü milleti ayağını taştan esirgemez.. Satamadıkları malı haftaya yine pazara sürerler.. (A. Sayar). İşinden başka bir şey düşünmeyen parti hastası, teşkilâtçı, ayağını taştan esirgemez. (D. Avcıoğlu)
  • Ayağını tek almak: Bir işte iyi düşünüp taşınarak dikkatli davranmak.
  • (Birini) Ayağının altına almak:
    1. İyice dövmek, tekmeleyip iyiden iyiye dövmek, tepelemek: Terbiyesizlik etme, bak yakalarsam ayağımın altına alırım, defol buradan! (İ. İlhan)
    2. Çiğnemek, sayılması (saygı duyulması) gereken bir şeyi saymamak: Nemrud da bunun gibi bilgisizlik ve körlük yüzünden o lütufları ayağının altına aldı. Şimdi kâfir oldu, yol kesmekte. (Mevlânâ Celaleddin-i Rumi)
  • Ayağının altına karpuz kabuğu koymak: Bir kimseyi, oyunla düzenle yerinden etmek: İtimat edebileceğin üç adama karşı beş yüz haine rasgeleceksin. Kimisi menfaatim bozuluyor diye, kimisi adetim bozuluyor diye, kimisi rahatım bozuluyor diye, elhasıl herkes bir keyfi, bir emeli bozuluyor diye onun ayağının altına binbir kapuz kabuğu koyacaklar, yoluna bin kaya dikecekler, binbir çukur kazacaklar... (M. Özbalcı)
  • (Bir yer) Ayağının altında olmak: (Yüksek bir yerden) Geniş bir alanı görür durumda olmak: Çamlıca tepesinden baktığımızda bütün İstanbul ayaklarımızın altındadır.
  • Ayağının (ayaklarının) altını öpeyim: "Yalvarırım" anlamında söylenen bir deyim: Bırakın gidelim, ayağının altını öpeyim kulun kölen olayım bırakın gidelim. (O. Kömürcü)
  • Ayağının bağını çözmek:
    1. (Karısını) Boşamak: "Beni istemiyorsa söylesin, ayağının bağını çözeyim." diye haber yolladı. (S. Erol)
    2. Sıkıntılı bir durumdan kurtulmak: Allah razı olsun.. Evlâdımın ayağının bağını çözsün başka bir şey istemem...
  • Ayağının pabucunu başına giymek: Dengi olmayan değersiz bir kimseyi onurlandırmak ya da layık olmadığı başkaca üstün bir duruma getirmek.
  • (Biri ötekinin) Ayağının pabucu olamamak: Değeri karşılaştırıldığı kimseden çok aşağı olmak, değerce ondan çok aşağı olmak.
  • Ayağının tozuyla (Ayağının tozunu silmeden): Gelir gelmez, dinlenmeden: İstanbul'a geldi ve ayağının tozuyla padişahın huzuruna kabul edildi (G. Günaydın). Otelin bir odasında henüz ayağının tozunu silmeden uzun bir konuşmaya dalmıştık. (F. Erdinç)
  • Ayağının türabı olmak: Biri ötekine kul gibi bağlanıp onun kahrını çekmek: O nasıl bir söz, asıl ben senin ayağının türabı olayım, emret kendimi yoluna kurban vereyim (C. Zarifoğlu). "Yavrum," diyor, "yalvarırım sana, ayağının türabı olayım, şu doktoru bul getir!.. Ateşler içinde yanıyor..." (E. M. Karakurt)
  • Ayağıyla (kendi ayağıyla) gelmek: Kendi isteğiyle gelmek ya da zahmet çekilmeden elde edilmek: Hiç alakası yokken, kadın kendi ayağıyla geldi yanımıza (P. Onat). "Doğum günü hediyeniz kendi ayağıyla geldi çocuklar," diye güldü. (E. Özsoyman)
  • Ayağıyla tutulmak: Kendi kendine başını derde sokmak.
  • Binbir ayak bir ayak üstüne: "Herkesin ayakta olduğu kalabalık" anlamında kullanılan bir söz: Oluşan izdihamın, öyle ufak bir arazi üzerinde geceleyin toplanmaları, binbir ayak bir ayak üstüne deyimine uyuyordu. (T. Bey)
  • Bir ayağı çukurda olmak:
    1. Yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak, ölümü yakın olmak: Oysa, ihtiyarların bir ayağı çukurdaydı, bugün vardılar, yarın yoktular! (D. Akçam)
    2. Çok yaşlanmış olmak: Kendisi iyice kocamıştı artık, bir ayağı çukurdaydı. (Beyaz Gemi)
  • Bir ayak üstünde bin yalan söylemek: Çok kısa sürede pek çok yalan söylemek: Bir de sanıyorsun ki, anlattıklarını yutuyorum. Bir ayak üstünde bin yalan uydurursun sen. (Akıl Çağı)
  • Bir ayak üstünde kırk yalanın belini bükmek: Kısa bir zaman içinde birçok yalan söylemek: Baba parasıyla yaşayan aylak, çalışmaktan hoşlanmayan, bir ayak üstünde kırk yalanın belini büken biri... Üstelik kaypak, güvenilmez biriydi de... (B. Aksun)
  • Dimdik ayakta durmak: Yıkılmamak: Sultan olmanın gereği olarak dimdik ayakta duruyor, yüreği yangın yerine dönerken, herkese müthiş bir metanet ve dirayet gösteriyordu (Y. R. Efe). Dış kale duvarları yer yer yıkılıp yok olsa da, iç kale dimdik ayakta duruyordu. (Ş. Karatepe)
  • Dört ayak üstüne düşmek:
    1. Tehlikeli bir durumdan zarar görmeden kurtulmak: Sen onun için kaygılanma! O, her zaman dört ayak üstüne düşer (H. F. Gözler). Yine dört ayak üstüne düşmenin verdiği ferahlıkla doğruca Balıklı Göl'e gittim. (F. Kumkaya)
    2. İşi rast gitmek: Anası ikballi doğurmuş, hep dört ayak üstüne düşer (K. Bilbaşar)
  • El ayak çekilmek: Ortalıkta hiç kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek: El ayak çekilmiş, kapılar kapanmış, ikinci bir emre kadar hayat durdurulmuş gibiydi. (Ç. Sezer)
  • El ayak (etek) çekmek: Uzaklaşmak, kaybolmak, terketmek, bırakmak: İnsan dünyadan el ayak çekmiş bir derviş gibi şu koca kâinat içinde yalnız, tek başına da kalsa, yine dalaşmak için kendi kendinde ikinci bir şahıs buluyor (H. R. Gürpınar). 1957'de politikadan el etek çekti. Şiir yazmayı sürdürürken, romana döndü. (A. Sayar)
  • Elden ayaktan düşmek:
    1. Sağlığı büsbütün bozularak çalışamaz duruma gelmek: Amansız bir hastalıktı yakalandığı. Elden ayaktan düştü, çalışamaz oldu, günden güne eridi bitti. (A. Baloğlu)
    2. (Çoğunlukla yaşlılık yüzünden) Bitkin, gezemez, çalışamaz duruma düşmek: O Müslim Koca ki yüce dağ kartalı gibiydi, kocayınca elden ayaktan düştü. (Türk Dili)
  • (Bir yerden) Elini ayağını kesmek: Uğramaz olmak: Onun taşkınlıkları yüzünden herkes elini ayağını kesmişti mekândan. (C. Kavukçu)
  • Eli ayağı (olmak): Yardımcısı (olmak), her işine yarar (olmak): Ferhudi Bey babamın eli ayağıydı hem şoförü hem tamircisi sayılırdı (Ş. Bakırcan). Teyzemin yardımcısı değil, eli ayağı oldu sanki. Yemekleri tam onların damak tadına uygun pişiriyor; konuklar geleceği zaman sofrayı kuruyor ve mükemmel bir biçimde de servisi yapıyordu. (İ. Ongun)
  • Eli ayağı bağlı: İstediğini yapamayacak bir durumda olan: O zaman ne yapar yapar başının çaresine bakardı. Ama şimdi eli ayağı bağlıydı. Bir şey yapacak durumda değildi. (İ. Sarıibrahimoğlu)
  • Eli ayağı boşanmak: (Heyecan veya korkudan) Bayılacak gibi olmak, kıpırdayacak durumu kalmamak: Kapıda polisleri görünce eli ayağı boşandı, yere çöküverdi. (A. Başçı)
  • Eli ayağı buz kesilmek: Çok heyecanlanmak: Odaya giren cariye: — Hazırlan, çağrılıyorsun, deyince birden eli ayağı buz kesildi. (M. Yüceyılmaz)
  • Eli ayağı (veya ayağına) dolaşmak: Heyecandan şaşırmak, telaşlanmak: ... teftişe gelecek, dediler. Herkesin eli ayağı dolaştı, ne yapacaklarını şaşırdılar (A. Ergül). Hekimi görünce Hasan'ın da yüreği hopladı, sevinçten eli ayağına dolaştı. O hekimi bulmadan hekim onun ayağına gelmişti işte. (Kolektif)
  • Eli ayağı düzgün: Vücutça kusursuz, sakat değil: ... sonra yükü ağırlaşınca, karı koca her ikisi birlikte Allah'a "Eğer eli ayağı düzgün sağlıklı bir çocuk verirsen sana şükredenlerden olacağız" diye dua etmişlerdi. (Araf Suresinden)
  • Eli ayağı kesilmek: Güçsüz, dermansız kalmak: Sesi bile çıkmadı Pembe'nin, o saat anladı olanı biteni. Yüreği parçalanırcasına gümbürdedi, eli ayağı kesildi, canı çekildi... (A. Kilimci)
  • Eli ayağı titremek: Korku, sinir vb. sebeplerle heyecanlanmak: "Keşke bunların hiçbiri yaşanmamış olsaydı" diye düşündü. Ses vermedi, eli ayağı titriyordu. (S. Küçükboyacı)
  • Eli ayağı tutmak: Vücut gücü oldukça yerinde olmak: Eli ayağı tutar on altı kişi emrine hazır olarak gelip önünde el pençe durdular. (E. Subaşı)
  • Eli ayağı tutmamak:
    1. Felçli veya çok yaşlı olmak: Sağ yanı, sağ eli, sağ ayağı tutmuyordu. Konuşması da zorlaşmıştı. (A. Nesin)
    2. (Heyecan, zayıflık vb. nedeniyle) Vücut gücü yerinde olmamak: Adamın dizlerinin bağı çözüldü. Eli ayağı tutmuyordu korkudan. (İ. Sarı)
  • Eli ayağı tutuşmak: Çok telaşlanmak: Azrail'i görür görmez, eli ayağı tutuştu. (Dede Korkut)
  • Eli dursa ayağı durmaz: Kıpırdak, hareketli, yaramaz: Hiç durma, dinlenme var mı? Eli dursa ayağı durmuyor, ayağı dursa eli durmuyordu. "Hey Yarabbi, hikmetinden sual olunmaz..." (L. Kaleli)
  • Eline ayağına kapanmak (sarılmak, düşmek): Birine çok yalvarmak: Koştu, genç Padişahın eline, ayağına kapandı. (Z. Hanhan)
  • Eline ayağına üşenmemek: Hamarat olmak, her türlü ayak işlerini gönülden yapmak.
  • Elini ayağını öpeyim: Çok yalvarırım, ne olur bağışla: "Kandırdı! Vallahi kandırdı beni! Elini ayağını öpeyim affet beni!" diye yalvarmaya başladı. (Ö. Gürdal)
  • Gururunu ayakaltına almak: Her şeyi göze alıp ödün vermek, ilkelerden vazgeçmek: Tüm gururunu ayaklar altına alırcasına elini uzatarak parayı aldı. (M. Karakuş)
  • İki ayağını bir pabuca sokmak: Birini bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak: "Yarın sabah görüşsek daha iyi. İki ayağını bir pabuca sokmayalım şimdi..." (M. Atilla)
  • Karaya ayak basmak: Denizden karaya çıkmak: Ama Reis de karaya ayak basmıştı. Fransızların çekecekleri vardı. (İ. G. Güvelioğlu)
  • Kazın ayağı öyle değil: "Bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir" anlamında kullanılan bir deyim: Bundan sonra rahat bırakacaklar diye hayal kurdular ama kazın ayağı öyle değildi (H. Yeşilgöz). Bunu şimdiye dek başardığını zannetse de kazın ayağı öyle değildi (M. Atilla). "Hem sen daha hepimizi cebinden çıkarırsın maşallah..." Kazın ayağı öyle değildi ama Ali usta yine de onun bu sözlerinden memnun oluyordu. (M. Hacıhasanoğlu)
  • Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En güç bir durumdan zarar görmeden kurtulmak: Herife bir şey olmadı.. Kedi gibi dört ayak üstüne düştü. Ondan sonra da kalktı, aksamadan koşa koşa gitti. (S. Derviş)
  • Kısmeti ayağına (kadar) gelmek: Beklenmeyen bir nedenle kazançlı bir durumla karşılaşmak: Topal kurdun kısmeti ayağına gelir (atasözü). Allah bu, kısmeti kendilerinin ayağına kadar getirmişti işte. Çomaklamanın âlemi var mıydı? (O. Kemal)
  • Kısmetini (nimeti) ayağıyla tepmek: Yararına oluşan iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek: Deli ozan kısmetini tepti, geri çevirdi. (Y. Zeyrek)
  • Ortama ayak uydurmak: Çevreye uyum sağlamak: Bu insanlar yavaş yavaş ortama ayak uydurmaya, yaşam tarzlarını ona göre değiştirmeye başlamaktan başka çarelerinin olmadığını anlamışlardı. (Sefine)
  • Sinirleri ayakta olmak: Çok sinirlenmiş veya öfkelenmiş bulunmak: Kabına sığamıyordu. Sinirleri ayakta, kendisi ayakta, dolaşıp duruyordu. (A. Gündüz)
  • Sütçü beygiri gibi ayakta uyumak: Çok tembel ve miskin olmak: Bakkal İsmail'in zati içi geçmiş, sütçü beygiri gibi ayakta uyur... (A. Nesin)
  • Tavuk ayağı yemek: Gevezelik etmek, dedikodu yapmak, boşboğazlık etmek: Sonra da: "Sakın Asime'ye söyleme, yemez içmez babana anlatır. Tavuk ayağı yemiştir, ağzında bakla ıslanmaz," diye tembih ediyor. (M. Ş. Esendal)
  • Yalın ayak, başı kabak: Çok perişan bir kılıkta: Hatırladığı tek şey kapı önünde yalın ayak başı kabak öylece kala kaldığıydı. (E. Demirel)


İlgili birleşik kelimeler


  • Ayakaltı:
    1. Gelip geçenlerin çok olduğu yer: Bakkal dükkanlarının ayakaltı olması gerek. (Y. Kemal)
    2. Herkesin rastgele gezip dolaştığı yer: Bulunduğu park, halk tarafından çok uğranılan, ayakaltı bir kavuşma noktasıdır.
  • Ayak bağı: Bir yere ya da bir işe gidilmesine engel olan kimse ya da şey: O gazeteci, müfsit tüccarın ayak bağıydı. (Haşimoğlu)
  • Ayak bastı: Bir ülkeye, bir yere gelenden alınan giriş parası, ayak bastı parası: Fakat bu ordu bana ayakbastı parası ödemeden bir adım dahi ilerleyemez, ben bu ülkenin fatihi Attilâ'nın torunu Kadı Han'ım. (A. Z. Kozanoğlu)
  • Ayak işi: Bir bilgi ve ustalık istemeyen, şuraya buraya getirip götürmekten ibaret her türlü basit iş: Kim bilir yine kimlerin ayak işleriyle uğraşıyordu. (E. E. Erşen)
  • Ayak kavafı: Her yere girip çıkan, çok gezen (kimse): Kara kuru ama acur, becerikli, çeneli bir ayak kavafı... (H. R. Gürpınar)
  • Ayak kirası: Bir haber ya da eşya getirene emeğine karşılık verilen para, ayak teri: Ayak kirası olarak epey bir parayı hak etmişti. (H. F. Gözler)
  • Ayak oyunu:
    1. (spor) Futbolda rakip oyuncu atlatmak için yapılan aldatıcı ayak hareketi.
    2. (mecazi) Hile, düzen: Önündeki engelleri çeşitli ayak oyunlarıyla tek tek ortadan kaldırıyordu. (M. Adıbeş)
  • Ayak simsarı: Ayak üstü iş yapan dalavereci kimse: Ayak simsarları, vapurların yolcularını otobüse çevirmek için türlü türlü diller döküyorlardı. (Ülkü)
  • Ayakyolu: Tuvalet: Hiç uyanmadı, ayakyoluna gitmek için dahi kalkmadı ta ki ertesi sabaha kadar. (İ. Savaş)
  • Ayağı uğurlu: Geldiği yere uğur getirdiğine inanılan: Halime, bu getirdiğin Yetimin ayağı ne uğurlu imiş, O (sav) geleli gecemiz hayır oldu. (M. E. Düzdağ)
  • Ayağı üzengide: Hemen yola çıkmak üzere olan: Atına atlamak üzere bir ayağı üzengide, bakışları düşman siperlerinde... (S. Bulut)
  • Ayağına çabuk: Ayak işlerini çabuk gören: Az sonra ayağına çabuk bir ulak, paşanın buyruğunu silahendaz eskisine ulaştırdı. (K. Bilbaşar)
  • Ayaklı gazete: Her şeyden haberi olan ve haber taşıyan, dedikoducu kimse: Bedirhan amca ayaklı gazete gibiydi. Memleketin dört bir yanında olan hadiselerden haberi olurdu. Gelen geçen yolculara sorar, fikirlerini alır, kendi iç dünyasında tartar, sonra bir sonuca varırdı (S. G. Özeren). Ah Ayaklı Gazete Semoş'um burada olsa nasıl da dertleşirdik şimdi... (G. S. Kalyoncu)
  • Ayaklı kütüphane: (mecazi) Çeşitli konularla ilgili sayısız yapıt okuyan ve okuduklarını belleğinde tutan kimse: Ali İhsan Hoca'nın dikkate değer özelliklerinden biri, bir nevi ayaklı kütüphane olmasıydı. Yıllar önce okuduğu, gördüğü veya duyduğu bir şeyi, âdeta bir teyp bandı gibi hâfızasına kaydedip, yıllar sonra yeri geldiğinde bunları kelimesi kelimesine tekrarlayabilme gücüne sahip müstesna yaradılışta insanlardan biriydi. (D. Gürlek)
( 15 soru/yorum )

Soru ve Yorumlar: 15


Anonim:
çok güzel
2/4/12 22:08
Anonim:
çok fena
3/5/15 20:59
Anonim:
Dostum fena biri varsa o da sensin
24/11/16 19:33
Anonim:
Bu site sayesinde ödevimi tamamladım
24/11/16 14:22
Anonim:
Bir ayağı yerde bir ayağı gökte olmak, deyimi yok.
20/8/17 15:52
admin:
Sayenizde o da oldu. :)
20/8/17 21:28
Anonim:
Güzel:)
10/10/17 11:11
Anonim:
çok teşekkürler gerçekten çok yardımcı oldu ban bu deyimleriniz...
16/12/18 10:43
Anonim:
Güzel
17/2/19 19:25
Anonim:
Çok güzel!!!!!!!!!!¡!
8/10/19 20:29
Anonim:
50 tane deyim yazmam lazım Allah düşmana bile yarışmazsın aborijin yardım aşınmanın bunlar çoookkkk azzzzz yardım edin
18/12/20 19:21
Anonim:
Süper teşekürler
16/12/21 20:30
Anonim:
Çok güzel olmuş hoca ne zaman deyim ödevi verse buraya giriyorum
29/12/22 18:07
Anonim:
100 tane daha koyun ben ce bu arada ödevimi tamamladım çok tşk
2/11/23 19:55
Anonim:
Teşekkürler yapan kişiye
21/3/24 19:04